veda
bu gün yollanıyorken gurbete yeniden belki
bir kişi bile gelmeyecektir bizle
bir kemiğin ardından saatlerce yol giden
itler bile gülecektir kimsesizliğimize....
artık gidiyorum....
« Önceki |
bu gün yollanıyorken gurbete yeniden belki
bir kişi bile gelmeyecektir bizle
bir kemiğin ardından saatlerce yol giden
itler bile gülecektir kimsesizliğimize....
artık gidiyorum....
bayram şekerleri
'bu şehrin yıldızları vardı
saçlarına kurdelar takan
çivitle yıkanmaktan aşınmış beyaz çoraplarına
leke bulaşmasın diye su birikintilerinden sakınan
gözleri önünde
yürekleri ve beslenme çantaları ellerinde
küçük çocukları vardı bu şehrin
bu şehrin yıldızları vardı'
önündeki taşa tekmeyi savurarak yürümeye devam etti. kahretsin diye söylendi. ne diye doğru dürüst yapmazlar ki şu yolları...
al işte bir aksilik daha. yağmur da yağıyor iyi mi. balkonda da çamaşırlar var. fazla ıslanmadan yetişebilsem bari. akşama yemeğim de yok. çocuk da okuldan gelmiş iyice dağıtmıştır mutfağı. şu toplantıyı ne diye uzattılar ki sanki.
her şey üstüste gelecek ya bayram da haftasonuna denk geldi. salıdan başlasaydı atardım kendimi bir tatil beldesine , kafayı dinlerdim. ne iş, güç, toplantı, anket; ne de yemek, temizlik, çocuk... gel keyfim gel...
kurduğu hayalin güzelliği kadının donuk yüzüne eğreti bir tebessüm yerleştirmişti. ama gerçek hayata dönüp suratının eski halini alması çok sürmedi. yapması gereken yığınla iş vardı. adımlarını hızlandırıp eve doğru yürümeye devam etti.
biraz yürümüştü ki bir ses geldi arkasından. döndü, baktı. yaşlı bir amca ona sesleniyor olmalıydı. sokakta başka kimse yoktu çünkü. ama ne diyecekti ki tanımadığı bu adam ona. dilenciye falan da benzemiyordu kıyafeti... sonunda ses verdi yaşlı amca:
-kızım gel, şeker vereyim, yarın bayram. bayramın mübarek olsun...
kızım mı, şeker mi, bayram mı?...
otuz yaşında, bir çocuk annesi, koskoca bir iş kadınıyken çocuklar gibi şeker mi alacaktı yaşlı bir amcadan. kafasından geçen düşüncelerin bini bir paraydı şimdi. ihtiyarın gözlerindeydi gözleri..
sonunda uzattı ellerini. tıpkı çoçukluğundaki gibi uzattı. biraz mahçup, biraz ürkek uzattı... ve sonunda avuçlarında çocukluğunun tadı... ağzından belli belirsiz bir teşekkür ederim sözü çıktı. evine yürüdü. ellerinde şekerleri sımsıkı tutarken gözlerinden birkaç damla yaş döküldü...
düşündü de ne kadar küçük şeyler için, ne büyük şeylerden vazgeçmişti. çocukluğunu, gençliğini, bayramlarını hangi hayallerinin peşinde koşarken yitirmişti. kocasını, çocuğunu, annesini, babasını senelerdir ihmal etmişti.
yarın binip memlekete gidelim, dedi eve döndüğünde kocasına. sizinkileri de bizimkileri de bayağı bir ihmal ettik. gözlerini yolda bırakmayalım ne dersin...
'hepimizin birer yıldızı vardı
onlara isim takardık
onlar da bize isim takardı.
pus ve dumandan önce bu şehrin
geceleri göz kırpan
ve isimler takılan yıldızları vardı'
yasaklı sevgili
'kendimi talihli görebilirdim belki. saçlarına dokunan rüzgar kadar olabilseydim eğer...
tam da aşkı kaybettiği anda çıkmıştı karşısına. sevmeye tekrar alıştırmıştı yorgun yüreğini. tekrar yeşertmişti solgun ümitlerini. çöl sıcağından getirdiği imbatlarla serinletmişti, bir temmuz gecesi kaybettiklerini...
öyle biriydi sevgilisi. güze benzeyen gözleri vardı. bakışıyla kurutuyordu gördüğü yeri. ok gibiydi kirpikleri. baktığı yüreği parçalara ayırıyor, her parçayı bir kirpiğinde taşıyordu.
sonra saçları... günahtı saçları, sevgiliye yasaktı. baktıkça her teline aşık oluyordu çünkü. kalbi her telde bin parçaya daha bölünüyordu.
sonra elleri... belki bir buğday serinliğine sahipti elleri, belki bir temmuz güneşi kadar sıcaktı. bunu bilmiyordu.
uzatamamıştı ellerini sevdiğine. saçlarını okşayamamış, gözlerine dokunamamıştı. bir tel kirpikti onun nasibine düşen...
elini uzattığında dokunacağı kadar yakın olduğu sevgilisinden/ nasibine düşen/ bir tel kirpikti...
cesaretin var mı demiştin
cesaretin var mı aşka, diyordu o gece şarkılar. konuşmaya cesaretin var mı, dokunmaya cesaretin var mı...
herkes gibi seviyordu işte. herkes gibi istiyordu.ne mi istiyordu. el ele dolaşmak istiyordu sokaklarda. bu benim sevgilim demek istiyordu insanlara. bu benim sevgilim... haykırmaya cesaretin var mı...
sarılınca sana hem de titreyerek, diyordu o gece şarkılar. 'o kadar zararın olsun, varsın' diyordu. sana uzanan kollarım boşluğu sardı da sarılmaya cesaretin var mı.
seviyorum deli gibi. onsuz dünya cehennemin dibi, diyordu şarkılar o gece. kokunu duymadığım her ana isyan ettim de koklamaya cesaretin var mı...
geceyi sana yazdım, diyordu o gece şarkılar. sızımı sana.. tutundum, güzel sesine, tenine tutundum... tüm gemilerimi yakıp gelmiştim sana da geceyarısı güneşim olmaya cesaretin var mı...
sensizim, sana koştum iklimler boyu, diyordu o gece şarkılar. evsiz ve rüyasız kaldım işte gecenin ortasında. evim ve rüyam olmaya cesaretin var mı...
seviyorum seni. ekmeği tuza banıp banıp yer gibi. geceleyin ateşler içinde uyanarak. ağzımı dayayıp musluğa su içer gibi, diyordu o gece şarkılar. kızgın çöllerin ortasında kurumuşken dudaklarım, bir yudum suyum olmaya cesaretin var mı...
gel yarim ol. sevdalım ol. sultanım ol. fermanım ol. dertlerimin dermanı ol. hercai... diyordu o gece şarkılar. korktuğun, kaçtığın her şeyi benimle yaşamaya cesaretin var mı...
maviye... biraz senin biraz benim hikayem...
mai ve siyah
al da git eğreti gülüşlerini
isyanı kutsayan yüz bende kalsın
maviye boyama zor düşlerimi
gemimi yakacak köz bende kalsın
en çok saçlarını severdi sevgilisi. çünkü saçları yaz yağmurlarına benzerdi. ağustosun ortasında göğün kararması gibi... baktıkça, ıslandıkça içi titrerdi. korkardı da o saçlardan. simsiyah, upuzun o saçların ruhuna dolmasından, kendini boğmasından korkardı. hem sever, okşar; hem kaçardı. nasıl bir muaamaydı bu, ne girift bir bilmeceydi anlayamazdı.
umutlarını, hayallerini, yarınlarını tel tel bağlamıştı o saçlara. kurdukça sarhoşu olduğu esrik düşlerini değişmişti bir tutam saçın karanlığına. kaybetmişti benliğini vurgun akşamlarında. bir sabah onu da asılmış buldu sevgilinin simsiyah saçlarında.
her şeyini almıştı da o kara gölgeler korkularını saklı bırakmıştı yüreğinde. ya giderse sevgili. ya simsiyah saçlarını son kez görürse bir kapı eşiğinde. hiçbir şey giden sevgilinin rüzgarını solumak kadar acı vermezdi ki kimseye... ya sevgili giderse. her şeyini alıp giderse.
bulmuştu çaresini. her şeyini alıp o gidecekti. umutlarını, hayallerini, yarınlarını. her şeyini götürecekti. kendini kaybetmektense sevgiliyi terkedecekti... tek tek topladı düşlerini tel tel saçlardan. kendini alıp gitti sonrasında. benliğini alıp gitti. kendine olan sevdasını alıp gitti.
sevgili baktı arkasından.
sahipsiz kalmış saçları dalgalandı gidenin rüzgarından.
yaşlar süzüldü yanaklarından.
ve birkaç cümle döküldü hırpalanmış dudaklarından;
ben seni sevdim vefasız
sen ise yalnız kendini
işte buydu farkımız...